Dön Muazzez

Her şey ‘o’nun bilgisi dâhilindedir!

İntihar eden bir kadın öte âlemde ruhuyla yüzleşince nasıl bir azapla yanar? Herkes yaralı, herkes depresyonda, herkes çıkmaz sokaklarda bir dolambaç içinde yaşamından vazgeçmeye hazır dolanıyor.

Kimi dürtsen kavga içinde kan revan ruhundan vazgeçmeye hazır!Oysa bir de inançlarımız var. Günahlarımızdan korkularımız?

Yeni nesil DNA’sında ölümü büyüterek çoğalırken, intihar etmek isteyenlerin sayısı ürkütüyor!

Muazzez, annesinin ölüsüyle aynı odada yaşamış bir çocuk.
Kimsesizliği ve yaşadığı sarsıntılara direnmeyi bırakıp, bir gün balkondan atlayarak intihar ediyor.

Onu karşılayan bir melek, Mesnevi öğretilerinden açıklamalarla, başına gelen her olayın onun “kâmil” insan olması için olduğunu, her zaman kollandığını ve korunduğunu geçmişine geri dönerek anlatır.

Muazzez ceza olarak cennete de cehenneme de alınmaz ve intihar etmeseydi yaşamda onu nelerin beklediğini izlemesi için ebediyete kadar bir bulut üzerinde oturtulur.

Romanın ikinci bölümünde Muazzez’in ruhu kendini ve gelecek zamandaki yaşamını yukarıdan izler…

Pişmanlıklar ve hayat muhasebesi içeren beden ve ruhun sorgulandığı gizemli bilgilerle donatılmış sıra dışı bir roman.
Herkesin aklından bir kere olsun intihar geçmiştir. Neden?

Üçüncü sayfa hayatların ve kendi hayatının kahramanı olmuş tüm insanların anısına.

Ayşenur Yazıcı’nın daha önceki romanlarındaki gibi, alışılmışın dışında bir hayat, sıra dışı kahramanlarla ve heyecanla sorgulanmış.

Dön Muazzez kitabının  klibini buradan izleyebilirsiniz.
Kozmetiklerin deneme boyları ve eşantiyonları var da kitapların neden olmasın? Kitaptan alıntılar okuyun, alıp almamaya karar verin…

kitaplar toptan
Dön Muazzez Romanından alıntılar

Adım Muazzez. Yaşam benim için gülümsemekten ve annemin eteğine yapışıp, damağa güzel gelen şekerlerden dilenmekten ibaret. Üç yaşındayım.
Sobaya, sıcak su dolu demliğe, kuyuya yaklaşmanın, odun yığınlarına tırmanmanın yasak olduğu zamanlarım.

O gece neler yaşayacağımı bilmiyorum ki.
Yaşadıkça nasılsa keşfetme arzuma yenik düşüp, illaki birinden zarar görüp kendimi sakınmayı öğreneceğim .Tıpkı diğer çocuklar gibi.

“Yapma evladım” cümlesi yapmaya teşvik ediyor, çok çekici.
Kim bilir “yapma” dediklerinde neler gizli.
Yapmazsam nasıl keşfedeceğim etrafımı?

Mesela biberin acı olduğunu ağzımı yakmadan nasıl bileceğim?

Ağaçtan düşünce çok canımın yandığını, kediyi sevmek istediğimde o sevilmek istemiyorsa beni tırmalayacağını….

Babamın sinirliyken ayağının altında dolaşmamam gerektiğini, azar işitip köşeye en az bir kere sinmeden nasıl bileceğim?

Narın içinde minicik ekşi kırmızı tanecikler olduğunu, salıncaktan düşmenin çok fena can acıttığını, bayram denilen bazı sabahlarda hiç yemediğimiz yiyeceklerden yemeye iznimiz olduğunu…

Henüz 30’lu yaşlarım, balkona çıkıp ölümü bekleme saatim gelmediğinden,henüz tesadüfler beni farklı yerlere sürüklememişken, ben çocuk iken, hazırlanmaya bile vaktim yokken…

Annem ekmeğin sıcak köşesini reçele batırıp elime tutuşturduğunda anlardım ki birazdan babam eve gelecek; gün bitiyor, güneş gidecek ve karanlıkla beraber “baba” şu kapıdan girecek.

Yoksa baba kapıdan girdiği için mi “güneş” gidiyor, her yer karanlık oluyordu bilemediğim zamanlar…

Babam kamyon şoförü. Kamyonunun dev hayvan hapşırığı sesleri çıkararak evin önüne gelip duruşunu, annemin ışığı sönmüş telaşlı gözleriyle ellerini kurulayıp saçını düzelterek kapıya gidişini, eski divanın üzerinde büzülerek izlediğimi hatırlıyorum.

Hem korkuyor hem seviyordum onu. Beni havaya atıp tuttuğunda, karnımın üstüne odanın tüm boşluğu dolar, içim kalkardı.

Attığım sevinçle karışık korku çığlıklarına eşlik eden hoppala hoppili diye şarkı tutturmasından cesaret alırdım. Bazen elini yumruk yapar karşıma geçer bil bakalım sana ne getirdim deyip beni heyecanlandırırdı.

Avucundan mutlaka şeker çıkması için “iki eline de şeker alıp yumruk yaptığını” ben öğrenmeden ölecek olan adam; Babamdı o!

O gece babam beni öptüğünde ekşi ekşi kokuyordu. Divanda uyuyordum. Annemlerin odasından gelen çığlıkla, yüreğim yarılır gibi gözlerimi açtım! Karanlığa bir türlü alışamayan gözlerimin ıstırabına dayanamayıp divandan atladım.
Odanın kapısına geldim ağlayarak “aç anne aç” diye seslendim. Beni duymuyorlardı. Hırıltılar, boğuşma sesleri ve devrilen eşyaların gürültüsüyle paniklemiştim, ben de bağırmaya başladım.

“Anne aç ne olur kapıyı. Babacım korkuyorum açın kapıyı “

Taşlara basan ayaklarım buz kesmişti, terden pazen geceliğimin bedenime yapıştığını ve beni mengene gibi sıktığını hatırlıyorum, titriyordum.

Kapı açıldı bir adam çıktı, koridorun ışığını yaktı koşarak mutfağa gitti. Gözleri minnacık kalmış, ağzı büzülmüş, yüzündeki tüm kaslar ensesinden bir ipe çekilmiş gibi düz, boyun damarları kıpkırmızıydı.
Babama benziyordu hatta bir an babam sandım.

Yok, yok babam olsa beni hemen kucağına alır öperdi, “korkma” derdi. Ama anne ve baba o odada uyurlar. Adam oradan çıktı, o halde bu adam benim babam. Evet, o benim babam

İçeriye koştum, anneme sarıldım. Yerde dizleri üstünde, kolları iki yana ters dönmüş, gözleri açık, titriyordu.

“Muazzez koş kaç”  diye fısıldadı. Anlamadım. Niye kaçacaktım ki? Annemin yanı en güvenli yerdi, annem beni her şeyden korurdu, kafamı sıcak göğünse bastırır, öperdi.

“Kaç Muazzez” dedi doğrulmaya çalışırken, ağzından kan akıyordu. Avazım çıktığı kadar ağlamaya devam ediyordum. Babam odaya geri gelince, dirseklerini döşeğe dayanmış annemle karyola arasında kalan kucak aralığına kaçtım.

Elindeki bıçağı karyolaya dayanarak kalkmaya çalışan annemin sırtına sapladı. Annem hiç bağırmadı, kocaman bir nefes alıp bıraktı Annem üstüme kapaklanmış ve öylece kalmıştı! Sustum. Hiç ses etmedim.

Babam yatağın ayakucundaki eşyalarını hızlıca giyinip anahtarları kaptığı gibi evden çıktı.

Koridordan gelen kırık sarı ışık cam kapıdan süzülüp annemin akan kanlarının ıslattığı halıya vuruyordu. Üzerinde kibrit kutularını kamyon yapıp çizgilerinde gezdirdiğim halının motifleri annemin kanını içmiş, kahverengi olmuştu. Yollar görünmüyordu.

Marşa basma sesini çok net hatırlıyorum. Kamyonun kısık hapşırığını duydum! Farlarını yaktı babam, yola çıkmadan önce ışığı camdan odaya doldu, darmadağın fakir bir odayı aydınlattı.

Güneş doğacaktı ya babam yine gitmişti, babam güneşten kaçıyordu.

Annemin kokusunda hıçkırıklarım yavaş yavaş hafifledi, göğüslerinin şefkatli sıcağı cesediyle beraber soğumaya başlarken yüzümü gömüp uyuyakalmışım.

**

Bir türlü uyanmayan annemin koynundan yavaşça çıktım, komodinin üzerine çıkıp odanın ışığını açtım. Mutfakta yiyecek bir şeyler aradım.
Buzdolabında kese kâğıdında iki domates ve salatalık buldum.
Süt şişesini de çıkarıp yere koydum, oturdum. Domatesten bir ısırık alır almaz öğürmeye başladım! Sütü içerken de midem bulanmaya devam edince mutfak tezgâhındaki akşam bulaşıklarının içerisinden kurmuş ekmek parçasını alıp yediğimi hatırlıyorum. Dişlerimi acıtmıştı

Annemin yanına döndüm, hala uyuyordu. Salondaki televizyonun düğmelerine bastım sadece siyah benekler görünüyordu. Düğmelere bastım, bastım bir şey değişmedi. Televizyondan sadece beni korkutan “şşşt” diyen bir ses çıkıyordu benekler uçuşurken.

Yine ağlama krizine girdiğimde bu sefer hem kusuyor hem ağlıyordum. O kadar yorgun ve bitkin hissediyordum ki küçük bedenimi, uyumak ve anneme sarılmaktan başka ilaç yoktu o an benim için
İçgüdülerim bundan başka emir vermiyordu bana!
Telefon çalıyordu, annemin yanından kalkıp gidemiyordum. Çivilemişti beni bir şeyler anamın dibine!
Ertesi gün uyandığımda annem çok pis kokuyordu. Hem ona sarılmak istediğimi hem yanına yaklaşamadığımı hatırlıyorum. Korkunun en büyüğü işte o an başladı!
Çocuk güdülerim tek sığınağım olan “anama” ulaşmama engel olduğu için bilinçsizce pencereye koşmuştum.

Annemin dikiş atölyesinden arkadaşı Hayriye teyzenin haber verdiği polisler evimizin kapısını kırarlarken de çok korktum. Ama artık korku içimde bir yanma hissi yaratmıyor, tam tersine uyku ve teslimiyet şeklinde, mutfak kiliminin üstünde kıvrılıp hiç kımıldamadan yatmama sebep oluyordu.

Hayriye teyzelerde kaldığım birkaç gün konuşamadım, yiyemedim.
İçime koyu kahverengi ağdalaşmış bir his oturmuş, kalbimin atması dışında her organımın işleyişi, testere gibi sivri yapılmış bir dişliye sürtüyordu.

Yaşamıyordum, ama nefes alıyordum

Babaannem “Kamile Hanımın” yanına götürmek için yola çıktığımızda, koruyucu polis teyze beni koltuğunun altına alıp kafamı öpene kadar da ne olup bittiğini beynim kaydetmemiş… O beni öptüğünde gözlerim de görmeye başladı

**

“Konuşamıyor henüz” dedi polis teyze. Lal artık bu kız! Babaannem olduğunu söyledikleri bir kadın beni kucağına aldı boynuna bastırıp ağladı.

Birbirimize alışmamız uzun sürmedi. O benim dilsiz oluşuma, ben onun gevezeliğine…
Ağzımı her konuşmak için açtığımda ağğ dışında bir hece bile söyleyemiyordum.
İlk birkaç ay bu beni derin bir hüzne ve asabiyete götürdü. Sonraları konuşamıyorsam “izlemenin” de anlamak için bir yol olduğunu öğrendim ve doğanın en saf haliyle çevrelediği hayatımı elimde olanla eğlenceli kılmaya karar verdim.
Babaannem de beni böyle kabul etti ve başlarda “söyle bakalım baardaaak, fiistaan, kooyuun” diye beni heveslendirmeye kalksa da çabuk vazgeçti..

**

Gitti işte! Yıkandı, kefene konuldu sonra minnacık kalmış bedenini yavaşça tabuta yerleştirdiler, yola düştük.

Horozlar tavukları kovalamaya, kediler gölge çardak altında oynamaya, inekler çimenleri sakince çiğnemeye devam ederlerken köyün mezarlığında babaannemi toprağın koynuna yatırdık. Örttük üstünü.

Mezarın yanına kıvrıldım, elimi toprağa sürdüm. Sanki iki metre aşağıdan o benim elimi hissediyordu, bunu bilinçsizce yaptığımı biliyordum ama onun da elimi hissetmek isteyeceğini fısıldıyordu bana içgüdüm.

“Nasıl seni koyabildim oraya Kamile anne? Ben şimdi ne yapacağım” dedim. Mezarlığın ayakta duran tek canlıları “kavak ağaçları” yapraklarını hışırdatarak bana cevap verdi:

..”Emanetimdin, üzerime düşeni yaptım yavrum. Sebebi yaratan “O”dur ve seni, hayatının bundan sonraki başlangıcına hazırlamam için vesile kılındıysam bunu ancak ileride anlayabilirsin Şükret. Azimli ol, söylediklerimi unutma…”

“Kim konuştu?”

Cevap veren olmadı. Kavak ağaçları hışırdamayı sürdürdüler, rüzgâr yerden kaldırdığı toz bulutunu üzerime doğru serpti. Aksırıp tıksırdım. Aklımı yitirmekten korktum bir an, eve doğru koşmaya başladım.

Gece gelip güneşi itmeye başladığında çardağın önünde gözlerimin beyazını göğe, siyahını yüreğimin ta ortasına saplamış, ruhumdaki kara boşluğa gecenin dolmasını engellemeye çalışıyordum ama nafile!

Bahçenin ortasında, dün sabah anama yedirdiğim elmanın kararmış koçanını serçeler gagalıyordu. Anamım vücuduna böcekler değiyor mu acaba diye düşündüm.

“Elbette böcekler gelecekler, onların da rızkı oradan bir parçayla belirlenmiştir. Onun bedeninden rızkı olmayan böceği dün ya bir tavuk yemiştir ya dereye düşüp bir kurbağaya yem olmuştur”  dedi bir ses. Sorularıma cevap aldığımın farkına varamadan “üşüyor mudur acaba” diye aklımda bir soru daha yankılandı.

Bir ses: “hayır üşümüyorum” dedi.

“Kim konuştu” diye cılız bir sesle sordum. Ses alamadım. Delirmekten korkuyordum ama elimi kımıldatacak gücüm yoktu.

Geçen sene bu zamanlar Kamile anayla salatalık ektiğimizi hatırladım, Macide teyzenin öğlen ikram ettiğimiz cacığa, “sen bu yoğurda şeker mi katıyorsun Kamile” deyişini hatırladım. Gülümsedim. Boynumda Kamile ananın kokusunun sindiği yazması, kapıyı aralık bıraktım, divana kıvrıldım. Babaannemin başını koyduğu yastığa yüzümü koydum, uyuyakaldım.

Gözümü açtığımda oda yarı karanlıktı. Kaç dakika sızdığımı bilemiyorum ama köyün tanıdık tüm kadınları yerlere, sandalyelere oturmuş ses etmeden duruyorlardı.

Şaşkınlıkla yerimden doğruldum. Nesibe abla yanıma geldi:
“Hadi güzel kızım gel bizde kalman gerek bu gece dedi.

“Hayır, ben babaannemle yaşadığım bu evde yaşayacağım, bir gün bile burayı bırakmayacağım ona söz verdim” diye bağırdım.

**

Hamile olduğumu anlamam uzun sürmedi. Ellerimi midemde kavuşturup uzun uzun göğe baktım. Kendimi cırcırböceğinin toprak altındaki dar yuvasına kapayıp, hiç çıkmadan uyumak, uyumak ve uyanmamak istiyordum. Ağlamadım!

Ne yapacağımı bilmiyordum kendim kocaman bir hiçken, bir bebekle beraber daha “büyük bir hiç” olduğumu hissetmek ağır bir kuyuya çekiyordu beni. Ne yer ne içerdik, el âleme ne derdik? İsmail korkularıma tam uygun davranmış ve bir kere bile benimle irtibat kurmamıştı

On dört temmuz gününü çok net hatırlıyordum. İsmail’i derenin yanında görüp, yıllar sonra koşarak sarıldığım gün Bir kere görüp bir daha hiç karşılaşmadığım İsmail’i içimdeki şahine parçalaması için verdiğim gün!

**

“Hayır vermeyeceğim. O benim evladım. Çocuğunu babasız büyüten ilk kadın ben değilim! Babasından boşanan, üstelik kavga dövüş çocuğun ruhunu da ikiye bölen kadınlar nasıl büyütecek bir yol buluyorlarsa, ben de bulabilirim. Gece gündüz çalışırım ama buncacık bebeyi nereye bırakırım?

Yazı sokakta geçirebilirim merak etme. Ölmeyiz. Emziriyorum, yemeği var. Hava sıcak banklar, deniz kenarında insanların, kalabalığın sabaha kadar yoğun olduğu parklar filan “

“Ne diyorsun sen Muazzez? Bir haftaya gelip seni toplar belediye parktan, çocuğu devlet alır sen de sokaklarda sürünürsün! Sapık dolu her yer Kadın sığınma evine gitsen en fazla kalacağın dört ay. Sonra yallah dışarı! Bu çocuk banyo yapmalı, parkta rüzgârda kalmamalı, sen tuvaletini nerede yapacaksın? Kış gelince ne olacak? Sen uyurken Ali’yi yanından kapsa biri ne yapabilirsin?

“Bilmiyorum, bilmiyorum” diye bağırdım… Bilmediklerimi bana sorma. Ne olacaksa olacak işte bilmiyorum.

Nasıl aciz bir halde ağlama krizine tutulduğumu görünce Sena da ağlamaya başladı. Sarıldık katıla katıla ağladık. Ali sesimize uyandı onu da kucağıma aldım, üçümüz kahır içinde ağladık ağladık

**

Benimle evlenirsen sana da Ali’ye de iyi bakarım sana söz veriyorum.

Fazla bir şeyim yok ama benim diyebileceğim bir yuvan, gözün arkada kalmadan evladını kollayacak bir erkeğin, tedirgin olmadan uyuyacağın bir yatağın olur.

Restoran işi sana çok ağır. Emekliliğim var, ben de kazanıyorum az çok Bir tencere kaynıyor zaten evde. Ne olur bana he de İnan seni üzmeyeceğim ve Ali’nin öz babası gibi onu seveceğim.

Hiç hazırlıklı değildim. Böyle bir konuşmanın nasıl geliştiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Sevdiğini bile söylemekten utanan ben, minnet, sevgi, güven duygularının birbirine karışmasıyla gözyaşlarına boğuldum. Yüzündeki o hem masum hem emniyet telkin eden ifade, bir çocuğun şeker almak için bakkala gitmeden annesine yalvarması gibiydi. Ne diyeceğimi biliyordum ama söylemeye nefesim çıkmayacak sandım bir an

**

Halil’i hastane morgunda bulduğumda yüzümdeki tüm kaslar donakalmış, hareket edemez olmuştum. Çırpınamadım, dövünerek ağlayamadım Kamile anama sarılıp öylece kalmak istediğim zamanlardaki duygu, bedenimin tamamını bir fanus içine almış, uyuşturuyordu.

Yüzünde en ufak bir acı ifadesi yoktu. Öptüm… Boyun kıllarının arasında birkaç pirinç tanesi yapışmıştı. İkindi vakti, pişirdiğimiz pilavı seyyar arabasına doldururken bu iki pirinç tanesi de onların arasındaydı. Hangileriydi onlar biliyor muyduk?

Nasırlı ellerinin kıvrım yerlerinde kurumuş kan kahverengi çizgiler halinde duruyor, kalbinin üzerinde kendi elinin kandan kocaman bir izi vardı.

Ah Halil’im neydi senin elini kalbinin üzerine koyup ölürken aklından geçen? Sırtın soğuk taşlar üzerinde, gözlerin sabahın yeni gelen ışığına dikilmiş son nefesini verirken ne geçti aklından. Bana diyeceğin bir şey var mıydı? Duyamadım ben

Ne yapacaktık biz! Halil’in bacağındaki damarı kesen tinerci çocuğu hapse atsalar ne olur, atmasalar ne olurdu ki Kalan nohut-pilavları hep onlara dağıtmıyor muydu her akşam zaten! Neydi paylaşamadıkları Neydi?

**

Önce yağlı dudak izleri olan su bardağımı attım balkondan aşağı, sonra gözlerimi kapatıp kendimi boşluğa bıraktım. Yere çarptığımda, bedenimden halı çırparken duyduğum sese benzer bir ses çıktı. Ciğerlerim kan dolarken nefesim kesildi

İçimi yılardır parça parça yırtan şahin nihayet gidiyordu. Kanat çırpma sesini duydum ve “hiç” kelimesinin tüm anlamıyla karanlık başladı Sorgulanacaktım. Melek geliverdi… ve roman işte o zaman başladı….

Ayşenur Yazıcı

Total
0
Shares
2 Yorum
  1. ZEHRA 24 Kasım 2017 at 13:19
    Ayşenur hanım merhaba ,nereye yazmam gerektiğini bilemedim açıkçası ,sizi instagramdan da takip etmeye başladım oraya yorum yazacaktım belki anımsamazsınız diye buraya yazmaya karar verdim .Siparişini verdiğim kitaplarınız gecikmeli olarak dün elime ulaştı ve ilk olarak DÖN MUAZZEZ’İ okudum .Nereden başlamam gerek bilmiyorum kitabı 3 saat içinde bitirdim ,bir türlü ara vermek gelmedi içimden, inanılmaz bir hayat hikayesi Muazzez beni çok etkiledi sorgulamadan yaşaması hayatı ,acıları ..Yaşamla ölüm arasındaki hissettikleri çok etkileyiciydi.3 ay önce ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ (OSHO YAZARI) adlı kitabı okumuştum ve çok soğuk gelmişti bana yani çok sıradan ve ruh yoktu bana öyle yansıttı okudunuz mu bilmiyorum .Bu kitap bir çok kişiye ulaşmalı diye düşünüyorum vermeye çalıştığınız mesajlar çok yol gösterici.Kendi hayatımla ilgili mutlak suretle sınandığımız ve mutlaka her şerde bir hayır olduğunu hayatıma taşıyan biri olarak ,bana çok hitap etti.Yaşamın sonu olduğunu düşünenlerin mutlaka okuması lazım .Size ayrıca teşekkür ederim ,sizin tavsiyenizle aldım bu kitabı .Yazarken yaşanmış resmen duygu öyle geçiyor karşıya ellerinize sağlık .Diğer iki kitabı okuduğumda da yazacağım size mutlaka .Son olarak ben bu kitabı ÇOK sevdim .

    1. Çok teşekkür ederim. Emeğe değer veren ender insanlardan olduğunuz için, gelip buraya yorum bıraktığınız için çok teşekkür ederim. Diğer kitapseverlere yol gösteriyor yorumlarınız…Sizi seviyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Yazılar
Afalina Bozkurtlar Buart