Home / Kitaplarım / Son Lobotomi

Son Lobotomi

Yayınevi: Postiga (2014)

aklın kuşu uçsun kapak

82958968_tn30_0

 

Lobotomi, eskiden akıl hastalarına “sus ve bizim gibi yaşa” demek için, beynin iki lobunu birbirinden ayıran -kanımca adaletsiz- cerrahi bir yöntemin adı.  Onların, (delilerin) kederi ve sevinci yaşama şekillerinden korktuk. “Çoğunluğa ters” olmaları yüzünden loblarını ayırıp beyin elektriğini düzeltmek istedik…  Algıları, tepkileri bizden farklı diye, sürüden ayrılıyorlar diye…
“Dâhi ve deli”, “aptal ve akıllı” aynı harflerle başlıyor oysa.

Güçlü olmayanı, bize uymayanı çürükten yana attık ! Ya bize göre “ters” olan bu insanların, yaşadığımız boyutun dışında çalışan antenleri varsa?
“Ruh hastası” deyip işin içinden sıyrıldığımız; yalnızken “ordu” gibi davranan, üzüntüleri ve dilekleri bizimle aynı olmayan insanlar…

İlk sayfalarda “mümkün değil” diyeceğiniz olaylar, kitap bittiğinde “ya gerçekse” sorusuyla aklınızı acıtıyorsa başka antenle algılayıp, o boyutu da affedeceksiniz.

Beynimizin iki lobunun arasında saklı, itiraf edilmemiş gerçek(dışı) hikayeler.

NOT:  Kozmetiklerin eşantiyonu var.Deterjanların deneme boyları.
Peki bir romanı alırken sizi sarıp sarmayacağını nasıl bileceksiniz?
İşte ,romandan tek bir hikaye…Tadımlık…
Sonra isterseniz kitabı alabilirsiniz…

                         “SON LOBOTOMİ” ADLI KİTAPTAN BİR HİKAYE  

                          YEDİ GÜN SUKUT

 

Genç bir işadamı o! Kara saçları, ışıldayan kahverengi gözleri, sinekkaydı tıraşı, gamzeleri ve dinamik yürüyüşüyle her gün artan bir hırsla sadece ve sadece başarmak için koşuyor…

Sürüncemede kalan bir aşkın kopuşundan sonra aklından karşı cinse ait her şeyi silmiş, tüm benliğiyle kendini sadece işine vermişti. Aşk acısı yüreğinde bıraktığı tortuyu hırsa çevirmiş, hormonları ona aşkı emrettikçe o, kendini daha çok işine vererek bastırmayı becerebilmişti.Doğru muydu yaptığı bunu kendisi de bilmiyordu. Bu sızının ardından yarayı sarmanın en iyi yolunun aklında çığlık atan düşünceleri başka bir yorgunlukla bastırmak olduğunu keşfetmişti. Katılaşmıştı. Asabiydi. Asabi ama akıllı

Beraber çalıştığı arkadaşları onunla tartışmaya girmekten çekinirdi. Çünkü işini iyi yapmak adına tüm vaktini araştırmaya ve okumaya ayıran bu genç adamla tartışmaya girmek nafileydi. Sonunda hep o haklı,o doğru olanı görüp işaret etmiş oluyordu. Otuz sekiz yaşında bu mevkide bulunması tesadüfî değildi. Çalışıyordu. Hem de durmadan!

Henüz ideallerini, hevesini kıracak birileri yoluna çıkmamış, bezmemiş ve ne büyük şanstır ki dev bir holdingde hatırı sayılır bir mevkide bulunuyor.

Gecenin geç saatlerinde evine yorgunluktan bitap düşmüş halde gelmek aslında Alp’in unutmaya çalıştığı aşk yarasının üstünü örtmek için kullandığı yöntemdi. Ne kadar yorulursa o kadar çabuk uyuyor ve düşünmeye mecali kalmayan beyni uykuda kendini onarmak için çok derinlere gömülüyordu.

Uyandığında asla hatırlamadığı rüyalarında beyin,derinlere gömdüğü bu sızıyı film şeritleri halinde, farklı versiyonlarda gösteriyor, Alp, içinde sebebini bilmediği bir bulantı ve hüzünle uyanıyor, bir sonraki güne yine tüm aşk acısını silmek üzere delice koşmak için başlıyordu.

Ailesi artık evlenmesi gerektiğini her ima ettiğinde,büyük bir karşı çıkışla tartışmaya bile mahal vermeden konuyu kapatıyor, çolukçocuğa karışmak istemediğini söyleyip kestirip atıyordu.

Tüm kapıları çalarak, bürokrasiye boyun eğmeden, sabırla didinen Alp Kaan Eren’in, Moğolistan’la altı aydır sürdürdüğü yazışmaları nihayet anlaşmayla sonuçlanmıştı. Ulan Batur‘da, et depolama ve paketleme fabrikası kurmak üzere şartlar karşılıklı tamamlanmış, Türkiye’den ekibiyle yola çıkıyordu. Yol uzundu. Üstelik Ulan Batur’a direkt sefer olmadığından ekip Moskova üzerinden uçmak zorundaydı.

Moğolistan’la ön görüşmeler için önceden şehre gidenler dünyanın en soğuk başkentine gittiğini, fazla bir şey ummamasını,sözleşmeleri imzalayıp en kısa zamanda dönmesini öğütlediler. Çünkü yankesicilerin fink attığı, gaspçıların, haydut kılıklı insanların her köşeden fırladığı bu kentte iş görüşmesinden otele; otelde günü geçirip, ertesi gün direkt havaalanına gitmek en hayırlısıydı.

Oysa Alp, otelin 400 metre ilerisinde, parlamentonun batısındaki milli tarih müzesini gezmek, Türk ve Moğol imparatorluğu dönemine ait bölümleri görmek istiyordu. Bu ülkede onu çeken ama nedenini bir türlü bilemediği bir şeyler vardı. Hepsinden önemlisi üç gün süren Nadaam şenliklerinde atlarının üzerinde Moğol savaşçı giysileriyle yapılan gösterileri izlemek, Cengiz Han’ın imparatorluğunun kuruluş kutlamalarına, torunlarının gösterilerine şahit olmak, fotoğraf albümüne bu bir daha ne zaman geleceği belli olmayan topraklardan ebedi kareler koymak istiyordu. Sanki bir ses burada kaldığı süre zarfında, içindeki bir şeyleri temize çekmesini emrediyordu Gidip tanıdık birini bulmasını, af dilemesi gereken bir kıyıda dinlenmesini, hayatla barışmasını emrediyordu.

Bir ucundan diğer ucuna yayan olarak en fazla bir saatte gidilebilen bir şehirde gezilip görülebilecek elbette enteresan yerler vardı ancak  “tekin”olan yerler büyük otellerin yakın çevresiyle kısıtlıydı. Kutlamaların şerefine nerdeyse 700’e yakın mahkûm da aftan yararlanarak sokaklara salınmışken,ekipten kimse Alp’e eşlik etmeye gönüllü olmadı.

Onlar dışarıya adım atmadan, odada masaj hizmetlerinden faydalanmayı, lüks otelin restoranında Moğol mutfağının bol kepçe etlerini ve kurutulmuş peynirlerini tatmayı tercih ettiler.

Güçlü ve akıllı insanların çalıştığı koskoca şirketten cesur, maceracı yahut keşfetmeyi seven bir kişinin bile çıkmaması Alp’i şaşırtıyordu. Sonuçta 1300 sene önce aynı düzlüklerde at koşturdukları Moğol kültürüne otel odasından bakıp geçmek, on binlerce kilometreyi bir imza atmak için gelmiş olmak çok tembelce geliyordu ona. Hem şu içindeki, bayram öncesi bir çocuk ruhu heyecanıyla yerinde duramayan kımıl kımıl duygu da rahatlayacaktı

*                                *

Güneş yerini geceye bırakmaya hazırlanıyor, küçük şehrin yorgun insanları evlerine dönüyorlardı. Alp lobinin dev cam duvarından dışarı baktı. Yolunu bu ülkeye getiren 3-4 günlük seyahatinin sadece bir fabrika imzası olmadığını hissediyordu. Keşfedilmeyi bekleyen bir şeyler olmalıydı ve ortağının yaşadığı ülkeyi daha farklı bakışlarla da tanımak istiyordu.

Et paketleme fabrikası müdürü Bayta’nın daveti üzerine otel lobisinde günün yorgunluğunu atmak hem de başlayan iş ortaklıklarının kutlamasını nerede yapacaklarını konuşmak için buluştular. Küçük basık burnu, çekikçe ela gözleri, çıkık elmacık kemikleri düz koyu saçlarıyla sürekli gülümseyen bu geniş yapılı kısa adam misafirperverliklerini göstermek için çırpınıyordu. Seyrek sakalları yuvarlak yüzüyle, sap sap düz saçlarıyla birleşince yaramaz çocuklarınkine benzer bir görüntü oluşuyordu. İş dışında konuşmaların yapılabileceği akşam yemeği için otelin lobisinde toplanan ekip daha rahatlamış ve sakin görünüyordu.

“İsmim “Bayta” Moğolcada seksen anlamına gelir,” dedi düzgün Türkçesiyle. Dedem seksen yaşındayken ben doğmuşum ve bana bu ismi vermiş. Aile büyüklerimizin yaşları çocuklara isim olarak verilebilir,yaşlıların dilekleri çok önemlidir Moğolistan’da. Kızlarıma isimlerini anneleri koydu ama Naren ve Çiçige. Naren “ay”, Çiçige “çiçek” demek.”

“Türkçe “çiçek” sözcüğüyle neredeyse aynı, densizlik etmeyeyim ama galiba aynı dil grubundan kökenimiz. Ural Altay öyle değil mi? Epey ortak kelime çıkacaktır.” Saymaya kalksak yüzlerce ortak sözcük çıkar Bay Alp, Orta Asya’dan geçen kültürlerin birbirlerinde nasıl izi olmaz ki? Düşünsenize Bering boğazından Amerika’ya geçip yerleştikleri söylenen Kızılderililer bile Türkçe sözler kullanıyorlar hatun gibi, kilim gibi 390’dan fazla Türkçe kelime var dillerinde.”

Bayta’nın çekik gözleri mahcup bir sevinçle parıldıyordu. Yavaşça nazik bir sesle önüne bakarak: “Büyük mertebedeki insanların evlerimize konuk gelmesini uğur sayarız eşimle beraber sizleri evimizde ağırlamak için hazırlık yapıldı. Eğer kabul ederseniz bizi onurlandırırsınız” dedi.

İki ülke arasında yapılan ticari anlaşmalar hep bürokratik kuru bir nezakette olurdu ama Moğolistan’da gözlemledikleri,hissettikleri içinde büyüdüğü kültüre hiç de yabancı gelmemiş hatta uzak kalınmış bir akrabaya misafirliğe gitmişçesine heyecan verici bir hisle dolmasına neden olmuştu. Ekiptekiler de ellerinde bardakları gülümseyerek konuşmaya katılıyor, kına gecelerinden bayramlara kadar adetler anlatılıyor, gülüşülüyordu.

Bayta endişeli bir utangaçlıkla teklifini yineledi:

“Evimde sizi ağırlamak için hazırlandık,cevabınızı bekliyorum. Misafirimiz olmanızdan çok mutlu olacağımızı bilmenizidilerim, hanımım ve çocuklarım onurla sizleri bekliyor,” dedi.

Lüks otelin restoranında akşam yemeği planlamış ve ardından masaj randevusu almış olan ekipteki diğer iki kişine diyeceğini bilmez bakışlarla bir cevap bekleyerek Alp’e gözlerini diktiler.

Alp, “Bizim için de onurdur. Ancak hazırlıksız yakalandık müsaade ederseniz ben odamdan hemen bir paket alıp geliyorum izninizle,” dedi. Gruptakiler başlarıyla beklediklerini ima edip sohbete devam ettiler. Yurt dışına seyahate çıkarken yanında Türk motifleriyle sırma işlemeli bornoz takımları, çini işlemeli hediyelik tabaklar almasının her zaman faydasını görürdü. Hediye vermenin ne zamanı ne de özel günü olduğuna inanırdı.Alp elinde dev bir hediye paketiyle lobiye geri döndü. Kapının önünde bekleyen arabaya binip Bayta’nın evine doğru hareket ettiler.

Sokaklardan dirayetli adımlara geçip geniş meydanlara yürüyen, rengârenk giyinmeyi seven bu dirençli insanların oluşturdukları görüntüye gözleri dalarken, tarihin, ne kadar uzak olursa olsun ulusların üstlerine nasıl sindiğini düşünüyorlardı Her ülkede olduğu gibi şehre aş ve iş bulma umuduyla gelen Yörük ailelerinin kurduğu,şehrin dış mahallelerinde pıtırcık gibi dizilen keçe çadırların, insanın kanını donduran zehir gibi soğuk bozkırlardan kalkıp şehre sığınmaları yadırganacak gibi değildi.

Bayta, konuklarının tezatlıklara şaşırdıklarını fark etti:

“Geçen kış steplerde yoğun kar yağışıyla -48 derece olduğunda hayvanların çoğu telef oldu. Zaten mera değiştirerek göçebe yaşayan çoğu insan geçici olarak toparlanmak için şehirde şu an.

Okuma yazma oranının %98 olduğu bir ülkede bazen hava şartları da insanı işsiz güçsüz bırakabiliyor maalesef.Aslında sadece doğanın bize verdiği zor şartlar değil, koşarak yaşayan bunca insan, kırsal kesimlere elektriğin yeterince sağlanamaması, sosyal hizmetlerin yetersizliği, hayat pahalılığı yüzünden de sürekli yer değiştirip para kazanmanın yollarını bir bir deniyorlar Ulaştırma imkânları az, köylüler çağdaş yaşam koşullarına erişmede sıkıntı yaşıyorlar.Ama hiç bozulmadan devam eden inançları, kültürümüze sadakâtleri onların her şartta gülen yüzlerinin tek sebebi,” dedi.

“Şanslısınız. Esas zenginlik bu aslında,” diye mırıldandı Alp

Alp Kaan bakışlarını yolda akan arabanın hızıyla camın önünden ardı ardına geçen çatılar üzerindeki ince mavi akşam rengine sabitledi. Buralarda tanıdık bir şeyler buluyordu beyni. Sanki önceden bildiği bir heykel, hiç geçmediği ama tanıştığı bir sokak çıkacak gibiydi karşısına bir yerlerden Bâkir doğası, uçsuz bucaksız ve sahipsiz bozkırları, Gobi Çölü Kanında hızlı bir akış başlıyor, içinde bir aşina his siyah keçeden bir çadır ve sobanın etrafında gözlerini kapatıp dışarıdaki tipiyi hissediyordu sanki!

Karın taşı bile dondurup pes ettirdiği bu ülkeyi gezecekti. Hatta ekip dönebilirdi. O birkaç gün daha kalacaktı. Kararını verdi: “Bayta bey,yarın sabahtan bir araba kiralayıp Bilge Kaan Karayolu’nu Orhun Kitabeleri’nin bulunduğu bölgeye kadar gidip, sonrasında bozkırlarda dolaşmak, yörükleri fotoğraflamak istiyorum. Türk isminin geçtiği en eski vesikalar bunlar. Görmeden dokunmadan gidersem vicdanım rahat etmeyecek. GPS ile bir şekilde yakın çevrede dolanabilirim. Bana bir rota çizmekte yardım edersiniz değil mi?”

“Ben de sizinle gelebilirim. Asfaltla birbirine bağlanan sadece iki şehrimiz var. Biliyorsunuzdur belki, burada araba kiralama şirketleri de yok. Yolların neredeyse tamamı çakıl, berkitme yol hatta çoğunlukla tekerlek izleri takip edilerek ancak bir rehber yardımıyla gezilebilecek doğal toprak yollardır.”

Bayta sanki kendi kusuruymuş gibi mahcubiyetle başını öne eğdi:

“Yol işaretleri bu coğrafyada eksiktir.Kuraklık ve kar yağışı, yol üzerinde rastlama olasılığınız olan insanların da aynı yerde kalmalarına engel olmuştur. Altı ay önceki çadır artık orada olmayabilir. Sağlam bir cip dışında araba seçmenizi tavsiye etmem naçizane,yolda kalma riskini almayın. Aracın şoförle kiralanması mecburi diye hatırlıyorum ama bu işi yapan turizm şirketlerine bir soralım yine de. Sabah ilk işim size geziniz için sağlam şartları oluşturmak olacak Bay Alp.”

“Rehberle değil iç güdülerim beni nasıl götürürse öyle dolaşmak, yalnız keşfe çıkmak istiyorum. Harita var, gidilecek yön belli, herkes ya Türkçe ya İngilizce biliyor zaten iletişimde sorun çıkacağını da sanmıyorum. Sadece iki gün! Tek başıma olmak istememe ne olur kırılmayın.Sizi incitmek hiç istemem ama dünyanın en seyrek nüfuslu ülkesinde yalnızlığı fotoğraflamak için bu duyguyu tek başıma takip etmeliyim Cipi benim kullanmamda bir sakınca yoktur umarım?”

“Peki Bay Alp nasıl isterseniz. Ehliyetiniz burada da geçerlidir. Arabayı rehberle beraber alırsanız daha emniyetli olur ama siz bilirsiniz. Siz bilirsiniz Rota için akşam size yemekten sonra öneriler verebilirim.”

**

Rus döneminde inşa edilmiş,betondan inşa edilmiş dev bavulları andıran çok katlı binalardan birinin önünde durdular. Bahçe katından girdikleri üç odalı bu küçücük evin kapısında pürüzsüz ciltleri, çekik neşeli gözleriyle Bayta’nın eşi ve kızları iki sıra halinde bekliyorlardı. Misafirlerini geleneklerine göre bembeyaz dişlerinin pırıl pırıl parladığı içten bir gülümsemeyle şarkı söyleyerek karşıladılar. Alp,elindeki paketi evin hanımına takdim ederken saygılarını sundu. Salona geçip alçak sedirlere oturdular. Kızlar hemen mutfağa gittiler. Bayta meraklı gözlerle evin her köşesini, halıları, duvarları, kapıları inceleyen ekibe nazikçe açıkladı:

“Geleneklerimize göre hazırladığımız masamızda sizi ağırlamaktan onur duyuyoruz. Çatal kullanmıyoruz ama isterseniz sizin için şölenimize ilave edebiliriz. Moğol mutfağını ailesini, adetlerini ve yaşam şekillerini yakından tanımanızı istedik. Otel restoranlarında konukların damaklarına uydurmak için yemeklerimiz değiştirilir, batı adetlerine uydurulur.”

Elişi, oyma masanın üzerindeki sade tabaklar, yak sütünden kaymak, patatesle haşlanmış koyun kaburgası, sütte bekletilmiş kurutulmuş peynir ve buharda pişirilmiş dev mantılarla donatıldı.Şarkılar eşliğinde süt ve tahıldan yapılmış içkiler ikram edildi. Yaşamlarını zenginlik ve gösterişten çok saygı ve gülümseme üzerine kurmuş bu insanların yanında gülümsemeden durmak mümkün değildi. Gülen gözlerin baktığı misafire huzur bulaşıveriyor, farkında olmadan dağılıyor, herkesi sarıveriyordu. Bayta misafire sunmadan önce içki kâsesinden bir yudum içti, sonra kâseyi Alp Kaan’a verdi:

“Bizim âdetimiz böyledir Alp Bey. Size sunduğumuz içkinin temizliği ve tek kâseden içki içme mutluluğunun ifadesi olarak kabul edilir. Eğer aynı kâsedeki içkiden, sofra etrafında oturan herkes birer yudum içerek kâseyi diğerine verirse bu aramızdaki yakınlığı gösterir. Sevgimizi saygımızı ve sevincimizi pekiştirir.”

Alp gülümseyerek kâseden bir yudum alıp yanındakine verdi ve kâse tüm masayı dolaştı

“Adetlerimizden biri de koyunu kesilmeden getirip misafirimize canlı göstermek, sonra kesip etini pişirmektir. Etin taze olduğunu anlatmak içindir. Ama “ger” dediğimiz göçebe çadırlarda daha rahat sürdürülebilen bir gelenektir bu. Şehirde yaşayanlar ister istemez bırakmak zorunda kaldı.”

“Seyahatim sırasında yörüklerin arasında dolaşırken mutlaka rastlayacağım. İyi oldu söylediğiniz. Misafire çok önem verdiklerini biliyorum. Umarım başıma gelmez çünkü etle aram pekiyi değildir hem hayvanı canlı görmeye ve hemen kesileceğini bilmeye yüreğim el vermez.”

“Siz görseniz de görmeseniz de hayvan kesiliyor ve yiyoruz Alp Bey. Hayvanla göz göze gelmeden kesilmesi de yüreğinizi acıtıyorsa o başka.”

Alp birkaç saniye kalakaldı. Doğru diyordu Bayta. İçimizi acıtan şeyleri biz görmeden “sonuçlanmış olarak” önümüze getirdiklerinde acıtan eylemi yok sayabiliyoruz hepimiz. Yani biz görsek de görmesek de yüzlerce hayvan kesiliyor ve etlerini yiyoruz. Hayvanı kesecekler diye üzülmenin anlamı nedir o zaman? Acaba vicdanın çalışmasını tetikleyen sadece o eyleme şahit olmak mıydı?

Gece şarkılar söyleyerek sürdü. Evin hanımı Alp Kaan’ın getirdiği armağanı, işlemeli havlu takımlarını ve el boyaması çinili tabakları açtığında, yüzlerce kez teşekkür etti. Çok mutlu olduğunu tekrarladı aralıksız. Alp ve iş arkadaşları Asya’nın göbeğinde soğuğun ve yokluğun kırıp geçirdiği bu topraklarda; yaşam sevinci bu kadar rengârenk, ruhları bu kadar barışık insanların varlığını bilmekten şaşkın, içleri soru işaretleriyle dolu döndüler otellerine.

Hem de elleri kolları hediyelerle dolu olarak!

Evin büyük kızını nişanlamışlardı ve Moğol geleneklerine göre kızın evine herkes çeşitli armağanlar getirip bırakırdı, kız evi de bu hediyeleri eşe dosta dağıtırdı Alp Kaan ve arkadaşları da nişan hediyelerinden nasiplerini almış, kalben iyilik ve huzur dileyerek sevinçle evden çıkmışlardı. Âdetin amacı da buydu zaten. Yeni bir hayata başlamak üzere yola çıkan çifte içsel bir gülümsemeyle bakılması

**            Turizm şirketi ısrarla tek başına gitmesinin riskli olduğunu söylese de Alp Kaan inatla çok uzaklaşmayacağını çöl yalnızlığını fotoğraflamak için buna ihtiyacı olduğunu söyleyerek cipine fotoğraf makinesini, cep telefonunu, su ve yiyecek stokunu istifledi. GPS cihazını, şarj makinesini, haritasını alıp vedalaştı.                                                 İklim şartlarının elverişli olduğu ender zaman dilimlerinden birinde Moğolistan gibi tarihin deryası bir ülkeye gelmişken kimseyi dinlemiyordu. Cesareti ve kendine olan güveni sayesinde genç yaşta bu mevkide, diye düşündü Bayta. Tonyukuk Kitabeleri Ulan Batur’un çok yakınında olduğundan oradan gezisine başlamasını önerdi ama Alp Kaan rotasını kendi çizmişti bile. Kitabelerde bir devlet adamının yüzlerce yıl önceki sorumluluk ve vicdanını anlatan, milletine hesap veren, gelecek için tavsiyelerde bulunan satırları görmek dokunmak istiyordu.

Cengiz Han’ın başkenti Karakurum’a doğru yola çıkarken aklında tek bir şey vardı: bu bozkırlarda gözünün veya ruhunun kesişeceği bir şeyler yalnızlığı anlamasına yardım edecekti. Bilge Kağan yazıtlarına kadar yapacağı 350 kilometrelik yol üzerinde muhteşem bir manzara tüm çıplaklığıyla ve insanoğlunun en saf haliyle önüne serilecekti. Düzlükleri süsleyen koyun sürüleri, renkli dev mantarlar gibi ovalarda toplaşmış ev-çadırlar, minyatür köycükler, sarı toprağın ince tozu ve motorun gürültüsüyle ağır ilerlediği toprak yollar Alp Kaan’ı yüzünde bir gülümsemeyle sonsuza doğru yol alıyormuş gibi sakinleştiriyordu. Şapkasını çıkardı, arabanın camını açtı. İçeri doluşan aceleci rüzgâr önce saçlarını okşadı, sonra arabanın içinde bir dolanıp omuzlarını serinletti.

Moğolistan’a ayak bastığı andan itibaren şehirde ve çadırların yayıldığı dev ovalar üzerinde bunca saf ve eskiden kalmış gelenekler içinde çok enteresan bir durum fark etmişti. Burada kadınlar her yerde erkeklerle aynı işleri yapıyorlardı. Hatta en gelişmiş ülkelerde bile kadınların göremediği işlerde çalışıyorlardı. Badanacı kadınlar, şoför kadınlar, garson kadınlar, kasap kadınlar, müze bekçisi kadınlar    Pansiyonları işleten İngilizce bilen kadınlar, öğretmen, pazarcı, benzin istasyonunda pompayı tutan, çölde deveyi sağan, kuyuyu kazan, çocuğu kocasına bırakıp çadırın dışına işe giden kadınlar Şehirde ve bozkırda kadının yerinin çok farklı olduğunu anlamamak için kör olmak gerekti. Kadının değerinin farklı olduğu diğer yerlerde ne değişmişti ki bu kadar horlanır oldu, itelenip değersizleştirildi kadın?

Kadın

Kadın deyince aklı, kapkara uzun saçları, bembeyaz çehresi ve hüzünlü gözleriyle Aslı’nın bir portresini alıp getirdi gözünün önüne . İçine bir bıçak saplandı o an. İşte bu yüzden istemiyordu onu hatırlamak! Aklının her yerinden onu silip, hatırlamamayı seçmişti. Bu bıçak garip bir şekilde Aslı’nın adının ve simasının geçtiği her anda gelip kalbinin ortasına saplanıveriyordu.  Bu görünmez bıçak Aslı’yla son kavgalarının ardından ayrılmalarıyla oraya sessizce saplanmış, bir daha da çıkmıyordu. Hatıralar bıçağın sapına değdikçe acıyor, içinde bilinmez bir sızı akmaya başlıyor, hayatın hangi ânı olursa olsun zaman onun hayali üzerinde inşa ediliyor diğer her şey yok oluveriyordu.

Sarsılarak yol alan cipin etrafını saran ince toz bulutunun içinde yol alırken beynine üşüşen düşünceleri atmak için her zaman kullandığı yöntem bu kez işe yaramıyordu! İşini düşünmek! Üç dört gün sonra döneceği şehir koşturmacası, yeni fabrikanın işleri aklının duvarlarına tutunamıyor, kayarak bilincin sonsuzluğunda yok oluyordu. Varsa yoksa Aslı! Yalnızlığının içinden bir şey bulup çıkartmak için düştüğü yollarda, gelip içine yerleşen sadece Aslı’ydı

Pencereyi kapattı. Yolun üzerinde dönmekte güçlük çeken tekerleklerin sesi, rüzgârın yırttığı soğuk ve uğultular arabanın dışında çenebaz zaman sesleri olarak kaldı. Şimdi iç sesini dinlemek için hazırdı.

İş çıkışı Aslı’nın evine uğrayacaktı. Cuma akşamları yapılan hafta sonu analizi toplantısı uzamış yemeğe geç kalmıştı.Toplantıdayken dört kez arayan sevgilisini aradı özür diledi. Aslı işkolik Alp’in bu geç kalışlarına alışmıştı ama sesi bu kez kızgın değil, çok sevinçli ve mahcuptu. Yemek yiyecekler, cumartesi sabahı da Bozcaada’ya hafta sonunu geçirmeye gideceklerdi. Yani plan buydu.Açık bir çiçekçiden sarı laleleri acele sardırdı. Trafik keşmekeşi içinde dura kalka ilerlerken Alp’in aklı pazartesi sabah yapılacak yönetim kurulu toplantısındaydı. Hayatından, önündeki iki günü, cumartesi ve pazarı çıkarmış, zihni ötelerde devam etmesi daha önemli olan güne sıçramıştı.

Zile bastığında saat gecenin onu olmuştu. Aslı mavi çiçekli elbisesiyle, göz bebeklerinde minik kelebekler uçuşarak kapıyı açtı,sarıldılar, sarı laleler jelâtinin içerisinde su sesine benzer bir hışırtı çıkararak göğüslerinin arasında sıkıştı. Aslı’nın saçlarının arasından geçerek kafasına değen parmak uçlarından şefkat dolu bir ipeksilik tüm vücuduna yayıldı. Aşktı bu!

Cip büyükçe bir taşın üzerinden sarsılarak atladı. Alp Kaan yüzünde asılı kalmış gülümsemeyi direksiyonu toplamaya çalışırken fark etti. Yavaşladı ve yönünü tekrar teyit etmek üzere yön bulma cihazına baktı. Sinyal kesilmişti

Gökle yerin birleştiği çizgiye göz alabildiğine düz uzanan bu ovada, güneşe göre kuzeye gitmesi gerektiğini biliyordu. Sinyal gelene kadar kuzeye sürmeye devam etti. Issız, ıssız olduğu kadar vahşi bir çekicilikle insanı sarıp sarmalayan, artık çadırlara bile rastlanmayan bu özgür düzlükte şu an üzerinde bulunduğu toprak yola nasıl girdiğini bile hatırlamıyordu.

Aslı’nın kırgın olduğunu biliyordu ama kadın ağzını açıp tek bir sitem sözü etmedi. Gözlerinden, hallerinden anlıyordu artık Alp. Yemek bittiğinde masayı birlikte kaldırdılar ve abajurdan yayılan puslu sarı ışığın sindiği koltuğa sarmaş dolaş oturdular. Aslı başını Alp’in omzundan kaldırmadan vazodaki çiçeklere baktı:

“Sarı lale umutsuz aşk ve gerginlik demekmiş. Bu masum çiçeklere böyle anlamlar yüklemek ne acı değil mi? Oysa çiçek “sevinç” ve“sevginin ruhunu” taşır. Sevincin içine gerginliği nasıl koyarsın ki. Zavallı masum bir çiçek işte, sadece rengi sarı, o kadar.”

“Çoğumuz anlamlarına bakmadan alıyoruz tatlım,sadece güzel oldukları için, bir mana yüklemeden. Çiçek vermenin de almanın daçiçeğin güzelliği dışında bir manası olması çok saçma.”

“Alp ben hamileyim.”

Aslı’nın ağzından bir nefeste çıkıverdi cümle.Başını yasladığı omuzdan kaldırmadan, yumuşacık, şefkat dolu bir ses tonuyla cümleyi döküverdi

Alp için bir çocuğun yüz kilometre hızla giden hayatına gelmesi, asfalttan çıkıp çakıl taşları dolu bir yola sapması demekti. Aslı’nın ana güdüleriyle beklediği cevabı veremeyecekti. Beraber bir aile olup olamayacaklarını tartışacakları koca bir hafta sonu olacaktı bu! Oysa sonuç baştan belliydi. Çocuğu aldırıp yollarına devam edeceklerdi. Ama Aslı bu olasılığı düşünüyor olsaydı zaten cümleyi başka türlü kurardı. “Bir bebeğimiz olacak ama vakti değil” dememişti. Kendi başına doktordan bir randevu alıp hallettikten sonra Alp’e haber verme yolunu da seçmemişti. Bu açık açık “artık evlensek”umudu için saklanmış bir müjdeye dönüşmüştü!

Alp omzuna yaslanan, yüzü yere doğru sessizce duran başı çenesinden tutup kaldırdı:

“Bir çocuk için çok erken Aslı. Önceden de konuşmuştuk seninle. Daha yolun başındayız birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeye bile hazır mıyız bilmiyoruz. Ve bir çocuk doğacak diye iki insanın hayatlarını değiştirmeleri çok büyük bir hata olur inan. Pazartesi günü çok önemli bir toplantım var Salı gününe doktordan bir randevu alırız ben de yanında olurum merak etme.”

Aslı yanaklarından yaşlar süzülen yüzünü yerden kaldırdı ve koltuğun köşesine çekilerek Alp’in yüzüne bugüne kadar hiç görmediği bir nefretle baktı:

“Bu kadar yani! Beş yıldır beraber olduğun, belki de son bebek şansına sahip kadınına ve çocuğuna söyleyeceğin bundan mı ibaret?”

Alp şaşkındı:

“Senin de benim de kariyerlerimizin başında böyle bir bağımlılıkla baş edemeyeceğimizi biliyorsun Aslı. Ne olur mantıklı düşün.”

Abajurdan çıkan sarı hüzünlü ışık lalelerin vazodaki suyunu sarıya boyayıp odaya, Aslı’nın yüzüne, Alp’in mavi gömleğinin üstüne,aşkın üzerine, nefrete ve hayal kırıklıklarının içine dağılıyordu. Aslı yavaşça yerinden kalktı:

“Senden ricam lütfen bu evden şimdi çık ve bir daha benim adımı da varlığımı da anma, arama Alp! Bir taş ile aşk yaşayacağıma yalnızlığımla huzuru bulmak daha az acılı olacak eminim. Kararım karardır! Seni artık görmek istemiyorum. Ne olur birbirimizi daha fazla kırmayalım. Çık ve git!”

Alp, kafasından geçen “Bozcaada, hafta sonu, ama biz birbirimizi seviyorduk” sözcüklerini yuttu, vestiyerden ceketini ve anahtarlarını aldı, kapıdan çıkmadan salona dönüp baktığında, Aslı koltuğun köşesinde kımıldamadan durmuş sessiz sessiz ağlıyordu. Tüm salon sapsarıydı.Duvarlar, sarı laleler, koltuk, halı, camlar

**

Güneş ovayı sapsarıya boyuyordu. Otları kayaları,bataklıkları, ağaç gövdelerini ve bulutları… Göğün toprağa değdiği yerdekızıl bir ışık adeta bir kavuniçi suya dönüşüyor cipin içine, Alp’in yüzüne,alın kırışıklarının derinliklerine endişeli sarı çizgiler çiziyordu.

Gözlerinin ulaşabildiği kadar uzaklıkta birkaç Yörük çadırı, keçe yüzlerini ayrılık gecesindeki aynı sarıya boyayarak geceye hazırlanıyordu. Biraz ilerilerinde ırmak soğuktan takati kalmamış gibi sessiz ve cılız akıyor adeta geceyi yorgan yapıp uyumaya hazırlanır gibi sularını eflatuna boyuyordu. Termosu ağzına dayayarak kana kana su içti. GPS sinyali çalışmaya başlamıştı. Burada gecelemeye karar verip direksiyonu çadırların olduğu istikamete çevirdi. Uzaktan bir arabanın geldiğini gören Yörükler de geceyi onlarla geçirmek üzere bir yolcunun geldiğini görmüş dışarıya çıkmışlardı. Tanrı misafiri çölün bu doğal otellerine sık sık gelmiyordu. Onlar için de Alp için de bu bir lütuftu Alp Kaan için bir dinlenme ve güvenli uyku,çadırdakiler içinse biraz para ve hanelerine gelen bir hareketlilik…

Kalın keçeden, hava şartlarının yüzeyini dövmesiyle tarifi zor bir renge bürünmüş, sekiz metre çapındaki bu çadırda üç çocuklu bir aile yaşıyordu. Oltutaşı gibi parlak siyah gözlü iki erkek çocuğu; kucaklasan kırılacak kadar ince zayıf bedeni, didik didik saçlarını örten kırmızı bir başlıkla sürekli gülümseyen bir kız çocuğu Alp Kaan’ın arabasının yaklaştığını gördüklerinde kapının önüne çıkmış put gibi duruyorlardı. Kutsal bir sesle uğuldayan rüzgârın dışında ovanın boşluk sesinin yayıldığı çevrede bir cipin motor sesi onların yeknesak hayatlarına bir misafirin gelebileceğini işaret eden güzel bir umuttu.Çocuklar Alp’in cipten inmesiyle birlikte bağırışarak küçük keçe kapıdan içeri girip haber verdiler. Çadırın yanında tek ısınma yakıtı olan tezeklerin toplanmasıyla oluşmuş bir yığın duruyor, bitişiğindeki açık ağılda bir kadın, otlaktan yeni döndükleri belli olan hayvanları sağıyordu.

Evin beyi kapının önüne çıkarken kadın da kovasını alarak yanımıza geldi. Selamlaşmanın ardından Alp’in geceleyebileceği yerleri olduğunu konuştular ve Alp Kaan içeri buyur edildi. Ailenin babası anlaşabilecek kadar Türkçe konuşuyor, kelime bulmakta zorlandığında eşi düzgün bir İngilizce’yle yardıma geliyordu. Çocuklar çadırın keçe duvarına asılmış renkli halılara yaslanmış uzunca bir divanın üzerine eğreti oturmuş yüzlerinde merak ve gizli bir sevinçle olan biteni izliyorlardı.

Zeminde muşamba benzeri bir örtünün üzerine kırmızı yeşil motifleriyle odayı canlandıran bir halı serilmiş, çadırın tam ortasında yanan irice sobanın üzerinde bir tencere kaynıyor içeriye ağır, haşlanmış et kokusu yayılıyordu. Çadırın içinde her yere sinmiş olan bu koku ilk girişte insanın burnuna yağlı et suyu çekmiş hissini veriyor, ortamda kaldıkça burun alışıyordu.

Rengârenk yastıkların ve temiz örtülerin neşeli bir sığınak havası verdiği bu çadırda her şey basitçe yapılmış ama iş görüyor görünüyordu. Soba hem mutfak kuzinesi hem kalorifer görevini üstlenmiş asal bir parça olarak çadırın can damarında, tam ortada duruyor; yakındaki ırmaktan taşınan suyun kullanıldığı lavaboya benzer bir çukur taş, çadırın bir köşesinde, tabak çanakların bulunduğu rafların ve su stoku olan dolu kovaların yanında duruyordu.

Tam tepede, “ger” dedikleri çadırın ortasında gökyüzüne iyi havalarda açılmak üzere yapılmış bir bez pencere, çadırın dışında hemen yanında güneş enerjisinden elektrik elde etmek için kurulmuş yalın bir sistem, az ötede de tahta bir paravanla örtülmüş bir tuvalet bulunuyordu.Divanın yanındaki yeşile boyanmış sehpa üzerindeki siyah beyaz televizyon sanki bu çağa ait tek nesne gibiydi Ve burada yaşayan insanlar medeniyetle iç içe olmadıklarından belki de ellerindekilerle mutlu, güleç ve içtendiler. Alp Kaan’a her gelen konuğa ikram ettikleri tuzlu yeşil çay ve kurutulmuş peyniri sundular. Divanın bir köşesinde duran battaniye yığını kımıldandığında Alp şaşkınlıkla durakaldı! Evin büyük dedesi bilge ve kırış kırış olmuş yüzü,dişsiz ağzı, çökmüş yanak ve gözleriyle örtüyü üzerinden ağır hareketlerle sıyırdı ve oturmaya çalıştı. Çocuklar ona yardıma koşarken kadın da arkasına bir yastık koydu ve büyük bir saygıyla acıkıp acıkmadığını sordu, bir Türk konukları olduğunu söyledi.  Dede solgun bakışlarını Alp’e çevirdi, gülümsedi.

Sofranın ortasına, sobanın içinde ısıtılmış taşların üzerine haşlanmış et konuldu. Önce evin dedesi yerinden kalkamadığı için bir parça kesilerek çorbasının içine atılıp ona sunuldu. Sonra bıçakla herkes kendi yiyeceği kadar kesip yedi.  Buharda haşlanmış dev mantı parçacıkları ve erişte dolu çorbayı sohbet ederek yediler. İki dilden kelimelerle yetebildikleri kadar ama büyük bir keyifle, hayatın bilinmez sürprizlerle dolu olduğunu, her günün yeni umut ve görevlerle geldiğini, yapılan her iyiliğin bir gün ruha ışık olarak işleneceğini konuştular. Budizm’in insanların çektiği her acıya şükretmesi gerektiği inancıyla yüzyıllardır süregelmiş öğretisi, bu beklentisiz insanlara sıkıldıkları her an içlerine dönüp bakmaları gerektiğini anlatmış; yaşamında kendinden başka suçlayacak hiç kimse bırakmamıştı!   Dönüp dolaşıp kişinin kendini gösteren bir işaret parmağı, “karma” denilen neden-sonuç zinciri içinde birçok soru işaretiyle yaşamaya alışmış ve mutluydular!

Çünkü her soru işaretini doğuran şeyin yine kendi tatminsizlikleri olduğuna inanmışlardı. “Az istersen, azı beklersen elindekiyle çok zengin olabilirsin” diyen bu insanların hayatları başka hayatlarla kıyaslandığında, nice fukaranın tahtlarda oturduğu anlaşılıyordu.

Dolunayın çıktığını Alp, tuvalete gittiğinde fark etti. Az önce kaybolan, mor renkli güneş boyasıyla boyanmış bozkır, şimdi gümüş rengi bir ışıkla üzerindeki her otu, her taşı bir masal sayfasındaki büyüyle aydınlatmış;dolunay yorganı altında bâkir, uslu bir vahşilik derin uykusunda ışıldıyordu.

Gün boyu bulutsuz bir gökyüzü altında ilerlediği yeşili az yollar, ara sıra semada görünüp hızla kaybolan kartallar, at sürüleri,yerini kulakları sağır eden bir sessizliğe ve ulu cümleler fısıldayan bir azâmete bırakmıştı. Gözlerini bu eşsiz manzara ile doldurdu.

Çadırın az ilerisindeki ırmağın yanındaki küçük çadırı ve içindeki cılız ışığı o zaman fark etti. Kamburca bir adam silueti,içerideki ışığın kırmızıya boyadığı keçe duvarların dışında, ayakta kollarını iki yana açmış, kımıldamadan duruyor ve gökyüzüne bakıyordu.

Gizli bir şeyler mırıldanır gibi akan ırmağın şırıltısı, dolunayın gümüşle kapladığı bu manzarada, alınan nefesin bile duyulacağı kadar dingin bir sessizlikte; ıslak taşların üzerinden adeta gizli bir dua gibi yuvarlanıyordu Uzaklarda bir yerde bir baykuş öttü. Aslı geldi aklına birden! Geri dönüşü olmayan bu yolda nasıl onu özlediğini, ne yapacağını bilmediğini Keşke bir yolu olsa da bilsem diye geçirdi içinden.

Alp önüne yaşamın kirlenmemiş yanını seren bu dua ayinine hayran gözlerle baktı. Çadıra döndüğünde biraz politikadan eski Rusya’dan söz edip çay içtiler Gece mükemmeldi. Yüzlerce kare fotoğraf çekti.

Ağıldaki hayvanların ve dağ böceklerinin kımıldanışıyla ovaya yeniden sesler dolmaya başladığında, güneş geceden kalma milyonlarca yıldızı birer gün ışığına dönüştürmüş, üstlerine pırıltılar halinde saçıyordu. Gecenin ayazı kırılmış gibi görünse de güneş, ışından yapılmış buzdan bir kılıç gibi değiyordu tenlere. Çadırın içindeki hareketlilik günün doğumuyla beraber başlamıştı. Kahvaltıda bol etli tarhana çorbasını andıran çorbayı içtikten sonra Alp sunulan yak sütünden yapılmış kaymakla, akşamdan sütte bekletilmiş kurutulmuş peyniri doyduğunu bahane ederek nazikçe reddetti. Çayını içip, hane içindekilerle vedalaşıp ücretini ödedikten sonra, cipine eşyalarını yükledi.

Dolunayın ona siluetini tanıştırdığı adamın olduğu çadıra uğrayıp, sonrasında kitabelerin yoluna tekrar dönmek fikri çakılmıştı kafasında. Çadıra yaklaştıkça hızını kesip, içindeki derin merakla etrafta gözleri çölün yalnız misafirini aramaya başladı.

Yaşını tahmin edemeyeceği kadar buruşmuş yüzü, derisinin altından neredeyse kemikleri görünecek kadar zayıf kolları, çukura kaçmış ışıl ışıl gözleri ve eski giysileriyle adam, Alp’in gelmesini bekler gibi “ger”in kapısında oturmuş yaklaşmasını bekliyordu. Cipi ırmağın kıyısına bırakıp adama yaklaşırken adamda ayağa kalktı. Yüzünde bir gülümseme elini uzattı. Adam eğilerek selamladı ve sağ eli arkasından kuşağına bağlı olduğu için sol elini uzatarak selamlaştılar:

“Merhaba.Adım Alp Kaan, Türküm. Yazıtları ziyaret etmek için yola çıktım ve talih beni şu an yaşadığınız ovadan güzel fotoğraflar çekebilmem için bu yola sevk etti. Misafir kabul eder misiniz?”

“Hoş geldiniz. Misafir onurdur, berekettir. Misafirle paylaşılan içki neşedir. Adım Bilktayt, bizim dilimizde “”zeki” “bilgili”” anlamına gelir. İsmimin bana veriliş hikâyesini size tahıl içkimiz hark’ı ikram ederken dinlemek ister misiniz?”  Kesin bir yerden tanışıyorlardı

İçine çöreklenen bu ani hissin sebebini bilmediği gibi, Alp Kaan dün geceden beri bu adamla tanışmak için içine düşen duyguyu da tarif edemiyordu! Dünyanın iki ayrı ucunda, biri diğerinin iki katı kadar yaşta olan iki insanın ortak noktası ne olabilirdi? Buraya çekiliş hikâyesinin çekirdeğine ulaştığını seziyor, nabzının atışını boynunda duyuyor ve çadırın eşiğinden adımını içeri atarken, yine aynı eşikten çıkışının çok farklı olacağını bir his kulağına fısıldıyordu.

Alçak sade bir divan, birkaç yastık, dar bir masa üzerinde iki üç mutfak eşyası ve çıtırdayarak yanan bir küçük sobadan ibaret minyatür çadıra girdiklerinde Alp nereye oturacağını şaşırdı. Bilktayt yere serili hasır yaygının üzerine iki minder koydu, eliyle buyur ettikten sonra şarkı söyleyerek tas içinde hark’ı getirip bir yudum aldı, büyük bir nezaketle Alp’e verdi.

“Bizim ülkemizde sürüsü olmayanlar maalesef bozkırın tek yakıtı tezekten mahrum olur Alp Bey. Benim için sorun yok, soğuğu hissetmemeyi becerebiliyorum. Çalı çırpıyla da evim bu kadar ısınabiliyor eğer üşüyorsanız size keçe battaniye verebilirim.”

Alp kaz tüyü kolsuz montunun ön fermuarını boynuna kadar çekerek teşekkür etti ve üşümediğini söyledi.

“Dün gece Garuda’ya dua ederken sizin beni izlediğinizi hissettim ve içimden bir his sizinle konuşacağımızı,konuşmamız gerektiğini, ruhlarımızın bilgi paylaşmasının hayatınızın farklı yerlerine merdivenler açacağını söyledi. Tahıl içkinizi dün geceden hazırladım sizin için.”

Moğolistan’a geldiğinden beri hatta yabancı bir fabrikaya ortaklığın şirkette sözü edilmeye başladığından bu yana içinde elektriklenen olağan dışı çekimin ne olduğunu anlamaya başlıyordu yavaş yavaş.   Aileniz nerede? Garuda kim? Tek başınıza mı yaşıyorsunuz, elinizi neden arkanızda bağlıyorsunuz diyecek oldu, Bilktayt zihnini okumuşçasına konuşmaya başladı:

“Merak ediyorsunuz biliyorum. Kim olduğumu, yaşamının bir düzlüğünde neden yollarımızın kesiştiğini Dinler misiniz anlatayım?

Garuda diğer kuşlardan farklı bir kuştur. Vücudumuzdaki zehirlerin etkisini yok ettiğine inanırız. Ben bir kaçak Budist rahibim Beni kaçak yapan sebeplerden biri de bu kuş. Dün gece, bu yasak kuştan içimdeki zehri almasını diledim Biliyorum kafanız karıştı en iyisi ben hayatımı başından anlatmaya başlayayım size:

*                         *

Asi rahiplik yaşamım boğucu ve kasvetli bir manastırda, ailemin beni hayatımı orda geçirmek için onlara teslim etmesiyle çocuk yaşta başladı. Yolda hep sustuk.Uzayıp giden yeşillerin arasına konaklamış beyaz kar birikintileri bana baharda mı kışta mı olduğumuzu şaşırtmıştı. Bana kasvetli gelmesinin sebebi sanırım daha alışık olmadığım sonsuz sessizlik ve onca insana rağmen her yerde süre giden sükûttu

8 Yaşındaydım, çocuktum, yaşamın güvenli sığınağı anne, kardeşler ve babanın haşmetli korumasından ebediyen ayrılmam, hatta adeta manastıra hediye edilerek aileden sayılmamam beni çok etkilemişti. Ayinlerle yaşadım.  Üstümdeki giysiden başka giysi giymem yasaktı. Günlerimi açlık içinde midemi ve ruhumu terbiye etmeye çalışarak geçiriyordum, ettim de! Açlığı, soğuğu, hüznü, egoyu, nefsi görmezden gelmeyi bilen bir beden sahibi olmak için yıllarımı bana öğretilenlerle geçirdim. O çerçevenin dışına çıkıp bir düşünce ve sorgu üretmedim Çocukken bunu anlayabilmek zordu, özgürlüğümün elimden alınması olarak yorumluyordum başıma gelenleri. Karnımı doyurmak için dilenmem gerekti Aile hayatım asla olmayacak, çalışmayacak, üretmeyecek, karnımı dilenerek doyurmak üzere bir yolda yürüyecektim. Ve bunu ben değil, ailem seçmişti

Tüm bunları bir sonraki hayatımı bir kedi veya fare olarak geçirmemek için yapacaktım.

Kendime işkence etmek başlıca hayat amacım oldu. Karanlık ve durağan günlerin tamamı acıya adanmıştı. Huzura giden yolu neden acıyla dolduracağımızı bana anlatan da yoktu. Emirdi, yaşanacaktı. Ve elimde olan tek hayatı buna adayacaktım.

Alp, bağdaş kurmaktan uyuşan bacağını yana çekerek rahibin hikâyesinin kendi yaşamıyla ne kadar benzeştiğini düşündü:

“Batıda da yatılı okula küçük yaşta bırakılan ve ailesinin seçtiği bir kariyerin temellerini atmak için yıllarca asker gibi hayat yaşayan çok zengin çocuk var. Birkaç ayda ortama uyuyor yatılı okulu evleri, arkadaşlarını da ailesi gibi kabul ediyorlar.”

“Atladığınız bir nokta var Alp Kaan Bey, bu çocuklar canlarıyla mücadele etmiyorlar. Beyinleriyle kendilerini kanıtlamak için çalışıyorlar.

Ağaç yaşken eğilir doğru, ama “dalında duran bir yaprağa” toprağı göstermek istersen, “dalı yere eğmekle” “yaprağı koparıp toprağa atmak” aynı şeyler değildir.

Düşünce kanallarımız sadece Buda’ya açık kalsın diye hiç kadınımın olmaması, hiç çocuğumun olmaması büyük bir bedel değil mi? Belki ben şu karşıdaki ger’de yaşayan aile gibi olmakla mutlu olacaktım?

“Kader denilen bir şey var Bilktayt. Keşke diyerek yaşansa da yol seni “yaşaman gerekene” götürür. Seni olgunlaştıracak olan,eksiğini tamamlamana yardım edecek olan karşılaştığın insanlar ve olaylardır.Biz Müslümanız ve kaderin inancımızda mutlak değişmezleri vardır.” “Karma dediğimiz şeyle hemen hemen aynı

Manastırdaki yakın arkadaşımla biz de bunun üzerine düşünmekten ve konuşmaktan yorulmuştuk!

Eğer bir erkekte rahip olup, kendini Buda’nın öğretilerine adama sevinci varsa, yaşam zaten onu yola taşır bir şekilde. Ama çok iyi bir çoban olacak insanı rahipliğe adamaya kalkarsanız benim gibi, arkadaşım Batu gibi kaderin ona sunduğu yere kaçar ”

Alp, çadırın içinde hafif ürpertilerle dolanan soğukla ellerini ovuşturdu. Bilktayt yanındaki keçe battaniyeyi Alp’in omuzlarına koyup yerine oturdu.

“Buda”aydınlanmış demekti ve ben sürekli karanlığa yürüdüğüm bedenimle ışığa değil,kuyulara çekiliyordum.

Buda huzur demekti ama ben sürekli acı çekiyor..

“Son Lobotomi” veya yeni adıyla  “Aklın Kuşu Uçsun” adlı kitabımın klibini izlemek isteyenler buraya tıklayabilir

Dünya tatlısı, kültürü ve aklıyla kitapkurdu ve iyi bir okurun tarafsız yorumları için “tıklayınız“.

 

 

About Aysenur

Check Also

magara

Sensin Mağara Adamı

Yayınevi:Doğan Kitap (2008) Bu kitabın milliyeti, dini yok! Yazar okuyanın sesli söylenmelerini de duyup yazı …

4 comments

  1. Eski adı Son Lobotomi, yeni baskısında adı “Aklın Kuşu Uçsun” adlı kurgu hikayelerin iyi bir okur tarafından eleştirinise ulaşmak için bu linke bakabilirsiniz.
    http://ucalisan.blogspot.com.tr/2015/12/akln-kusu-ucsun-aysenur-yazc.html

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir