Karanlıkta Yemek / Blind Diner


Galata Diyalog Derneği ilan verdi:
“Size servis yapacak olanlar görme engelli. Siz de karanlıkta gözleriniz yokmuş gibi yemek yemeğe var mısınız” diye

Varım dedim gittim!

Andrea Bocelli’ye olan sonsuz tutkum, İzmir’deki yıllarca ehliyet almak için savaş veren mono oküler arkadaşım Selim yahut Eşref Armağan beyin resimleri önünde şaşkınlıkla eğilmem değil; başka bir şeydi beni “evet” demeye götüren şey

Garsonumuzun adı Gökhandı Ne yediğim pilav, ne içtiğim su; ben bu geceden en çok onun yumuşacık elleri olduğunu hatırlayacağım. Çünkü karanlıkta birbirimizle iletişimin başlangıç cümlesi hep elime veya omzuma dokunan kadife gibi elleriydi.

İçeri alınıyoruz:

Karanlıkta yemeğe katılmak için gelenler sıra sıra oldular, en önde her grubun kendi masalarının garsonu, sağ elleri öndekinin omzunda, mor ışıklı bir odadan, zifiri karanlığa bürünmüş yemek salondaki masalarına götürüldüler

İçeri alınmayı beklerken, birbirimizin yüzüne endişeli ama meraklı bir hüzünle baktığımızı fark ettim.

Biz isteyerek kör oluyorduk! Sadece 2-3 saatliğine Ya onlar? Bu sonsuz karanlığın içinde nasıl ruhlarıyla barışık ve şaşırmadan yaşamayı beceriyorlardı?

Gruplar sıra sıra olup, kör karanlığındaki salona açılan siyah perdenin ardından kayboluyorlardı. Boncukları insandan yapılmış bir tespih gibi sıralar karanlıkta eriyip gittiler..

Sanki perdenin ardındaki tünel dipsiz bir boşluğa açılan kara delikti. Ve biz gönüllü yok olmak için sırada bekledik

Yer gök simsiyahtı Ama yer ve gök gibi, masa da sandalye de, diğer insanlar da neredeydi hiç, ama hiçbir varlık görünmüyordu. Gökhan beni masama oturttu:

Eliyle elimi tutup bıçağıma, tabağıma, bardağıma dokundurttu:

İşte hepsi buradalar dedi.

Ekmek sepeti, tuzluklar, bardağım, tabağım hepsini hayalime kaydettim.

Neslihan sağ yanımdaydı ama masada diğerleri nerede oturuyordu seslerin geldiği yere istem dışı başımı çevirerek anlamaya çalışıyordum.

Karşımda bir kadın sesi, onun solunda bir erkek sesi vardı Masadaki diğerlerini seslerden ayırt edip beynime kaydedemedim. Çünkü alışılagelmişin dışında kapanan/açılan duyu organlarım henüz şaşkınlıkla bocalıyordu.

Birden annemi ne kadar özlediğimi fark ettim! Daha bu sabah öpmüştüm onu oysa.

Çarşıda kaybolmuş bir çocuğun kimsesizliğiyle gözlerim doldu.

“Şşşt sakın ağlama” dedim kendi kendime. Birazdan yemek bitecek ve sokağa çıkacak, Galata’nın şose yollarında kapanan dükkânların, ışıkları söndürülen evlerin önünden geçip göğe bakacaksın.

Bu benim sabır için kendime verdiğim umut elektriğiydi. Ama ya körler? Onlar neyin umudu ile bu sonsuz karanlıkta baş edebiliyorlardı?

Korkaklığımdan, pırpır eden iç dünyamdan utandım

Arkamdaki masalardan kahkahalar, uğultu halinde konuşmalar geliyordu. Bir restoranda seslerden hiç bu kadar rahatsız olduğumu hatırlamıyorum! Kulaklarım nerdeyse yan masada yemeğe serpilen tuz tanelerinin tabağa düşme seslerini duyuyordu

Bu nasıl bir algı değişme şekliydi? Bu nasıl bir duyargalarını, antenlerini gökyüzüne uzatma şekliydi anlatamam

Salatanızı getirdim dedi Gökhan. Elimi tutup tabağıma götürdü. Bir garsonun yemeğimi getirdiğinde gömleğinin nasıl koktuğunu hiç hissetmemiştim. Bu sefer ellerinin yumuşaklığının yanında, gömleğinin ne temiz koktuğunu düşündüm. Bembeyaz bir gömlekti mutlaka bu! Ama görmüyordum. Aldığım koku bana “temiz = beyaz” olarak bir alt bilinç öğretisi yollamıştı.

Salatama çatalı batırdım. Tam ortasına tabağın! Ağzıma götürdüğümde çatalda bir yiyecek yoktu. Parmaklarımda salatayı yokladım. Elimin değdiği her şey ıslak, yağlı ve kaygandı. Hangisi marul yaprağı, soya filizi var mı, domates parçası nerde bir türlü seçemedim. Kaderime razı olup parmağımla bir yeşillik parçasını çatala doğru bastırıp ağzıma attım

İnsanın “diline hangi tadın değeceğini bilmeden” ağzına bir lokma koyması ne garip bir beyin oyununa kurban gidiyor bil bilseniz!

Gözleriniz kapalıyken “al sana bir bardak ayran, iç” diye bir bardak limonata verildiğini düşünün. Beyin yoğurt ve tuz tadına kodlanıp dil ona göre tat bekliyor. Limonatanın tadı da tanıdık ve bildik. Ama tuz beklerken “tatlı” ile karşılaşmak beyindeki beklentiye zıt bir tat ve insan işte aynen böyle bir şaşkınlıkla ağzına lokmaları koyuyor karanlıkta.

Ekmeği bulmak için elimi öne uzatarak masanın üstünde körü körüne gezdirmeye başladım, önce tuzluğa çarptım -yahut karabibere- neden ve kime söylediğimi bilmediğim bir ses çıktı ağzımdan:

-Pardon!

Bu sırada gözlerimi zifiri karanlıkta açık tutmaktan hiçbir şey göremeyen beynimin yorulduğunu ve gözlerimi artık hep kapattığımı fark ettim. Nafile idi açık tutmak! O zaman neden körlerin görmeseler dahi hep gözlerini kapalı tuttuklarını bilebildim.

Benim gibi el yordamıyla ekmeği arayan bir başkasının eliyle “hareket eden bir nesneyle ” masanın ortasında bir yerde birbirimize dokunuverince, korku dolu bir “ayy” çıktı ağzımdan Utandım.

Pilav tavuk ve sebze garnitür servis edildi. Gökhan her zamanki dikkatli ve sakin ses tonuyla, içinde ne olduğunu, nereye tabağı bıraktığını anlattı, elime dokundu ve yerlerini tekrar belleğime yazmama yardım etti.

Gözlerim kapalıydı artık. Bazen bir umut, belki bir yerlerden salona ışık sızmıştır da ben de görebilirim diye açıp bakınıyordum. Görsem ne olacaktı ki? Karanlık bir kuyuda şakadan var olduğumu kendime kanıtlayacak bir minicik ışık bekledi hep gözüm. Zifir karanlık! Yok, işte, ışık yok! İçimde bir hıçkırarak ağlama basıncı, tekrar kapatıyordum her seferinde gözlerimi.

Ağzıma pilav koyduğumu sandım çatala gelen bir lahana yaprağıydı, tavuk almaya çalıştım sadece 3-5 pirinç tanesi geldi çatalıma. Onlardan birkaçı da üzerime düştü. Neslihan peçetesini nereye koyduğunu bulamıyordu, masadan mırıltılar geliyor kimse artık yüksek sesle konuşmaya cüret edemez gibiydi Oysa arka masalardan biri bir Türk Sanat Müziği parçası söylemeye başlamıştı. Karanlıkta hele böyle bir yemekte yapılacak en son saçmalık buydu diye düşündüm, sinirlendim.

Oysa şimdi düşünüyorum da, hani mezarlığın yanından geçerken korkudan şarkı söylemek gelir ya içimizden. Orada, oracıkta, hayatta vâr olduğumuzu hem kendimize yüksek sesle, hem diğer korkularımıza üstüne üstüne giderek belli etmek isteriz ya İşte böyle bir şeydi sanırım onlara şarkı söyleten.

Bazılarının içine dönüp kapanmasını emreden çaresizlik, diğerlerini bağırarak şarkı söylemeye götürüvermişti.

Farkında bile olmadan yaşadığımız bazı duygularımın kapıları aralanıyordu hepimize. Suyun önemsiz varlığı karanlıkta serin bir arkadaşa dönüştü, uğultulu konuşmaların arasından bazı sözcükler anlamlarını değiştirdi, burnumun en az dokunmak kadar haz verici kokular alıp bana sunduğunu fark ettim. Zeytinyağı salatada hiç bu kadar keskin kokuda olmamıştı. Tek bir pirinci ağzıma koymak için bu kadar çaba gösterirken iştahımın kesilebileceğini ve pes edebileceğimi de bu gece öğrendim.

Neslihan’la, alt tarafı bir kadeh tokuşturmak için, karanlıkta onun kadehini havada bulabilmek için elimi bu kadar uzun süre sallanacağını da tahmin etmemiştim.

Muhallebimi, dayak yemiş bir aç çocuğun hüznüyle yuttum. Susmuştum artık, masada diyaloga giremiyordum. Midem ekşidi. En kolay tüketebildiğim ekmek dilimlerini yedim genelde. Her tabak sanki idam edilmiş öyle gelmişti, ölüydü önümdeki her şey!

İçimden bir ses şiddetle “kalk çık” diyordu salondan. Hayatımdaki en cüretkâr deneyimimi yarım bırakmamam için “sadece yarım saat kaldı Ayşenur” diye bağırıyor ve yerimde oturmamı söylüyordu insan yanım.

Sabrım tevekküle dönüşmesi için kendi engellerimle yüzleştiğimi görüyor, bilmek istemiyordum âdeta!

Karanlığın en koyu yerine varmışken içimde, soprano müthiş bir kadın sesi ve usta bir gitar müzik yapmaya başladılar. İyi ki!

İçimde kanayan bir şey vardı ve o sesle kendime pansuman yapıyordum şükür!

Sırlar olduk yine ardı ardına. Gökhan’a güvenle tutundum ve salondan çıktık ki nefes aldığımı o an biliverdim, aniden.

Önyargılarım tuz buz olmuş, kendimi ve sahip olduklarımı daha çok sever, içimde ağır bir “”ben onlar için daha ne yapabilirim”” cümlesi; çıktım evime gittim. Hala görebildiğime inanamıyorum. Gece uyumamak için direndim. Kapatmak istemiyordum gözümü, hele hele odam kapkaranlık da olsa, içeriye huzurla sızan bir ay ışığını varlığını bilirken.

Sızmışım. Hiç ama hiç unutmayacağım . Hiç!

Total
0
Shares
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlgili Yazılar
Afalina Bozkurtlar Buart